4 Ocak 2013 Cuma

Tüm zamanların en iyi 10 kitabı

Times Dergisi, çağdaş 125 yazar arasında yaptığı bir anketle tüm zamanların en iyi 10 eserini seçmeye çalışmış. Herkesin listesi farklı farklı olabilir ama şahsen bu listeyi ciddiye almak istediğim için buraya not düşüyorum.


Okuma günlüğüm: Kinyas&Kayra - Hakan Günday

Hakan Günday'ın bir kitabını okumaya karar verdiğimde gerek çevremden gerekse de eleştiri sitelerinden Kinyas ve Kayra'yı okumam yönünde yönlendirmelerle karşılaştım. Bu hem en bilinir kitabıydı hem de en iyisi olarak diğer kitaplarını yetersiz bulmak için referans noktasıydı.

Yazarın birçok kitabı olması ve Kinyas&Kayra'nın ilk kitap olması sebebiyle bu yönlendirmelere uymamaya karar verdim. Eğer normal, sıradan insanlar gibi bu tavsiyelerle ilk olarak onu okusaydım kuvvetle muhtemel ben de aynı tuzağa düşecek, onların geçtiği yollardan geçip yazarın diğer kitaplarını benzer şekilde yetersiz bulacak ve sevmeyecektim. Bu hiç benim tarzım değildi.



Bu yüzden farklı bir metod uygulayarak Hakan Günday'ın erkenden büyüsünü kaybetmesini engellemeye karar verdim. Bunu onu çok sevdiğim, tanıdığım için yapmadım. Temel gayem okuduğum kitapların verdiği hazzı en üst seviyede almaktı. Bunu başarmanın da yolu Kinyas ve Kayra'yı sona saklayarak karışık bir şekilde yazarın kitaplarını okumaktı.

Böylece AZ kitabıyla başladı Hakan Günday'ın edebiyat ve hayal dünyasına yolculuğumuz. Açıkçası bu kitap bittiğinde "eğer bu kitap bu kadar harikaysa Kinyas&Kayra nasıl bir güzellik acep" demeden edemedim. Ve okumamak için üstün bir gayret göstermenin yanında hemen kendimi bir sonraki kitabına savurdum. Kitaplar hızlıca bitiyor yerini bir sonraki Hakan Günday kitabına bırakıyordu. Adeta Kinyas&Kayra'ya ulaşmak için sayfalar içinde tünel kazıyordum. Üst üste dizdiğim kitaplara tırmanarak edebiyatının zirvesi olarak adlandırılan kitaba ulaşmaya çalışıyordum.

Bu gayretlerim çok sürmeden beni Kinyas&Kayra'ya ulaştırdı. 6 kitap ( Piç - Ziyan - AZ - Azil - Malafa - Zargana) şu anda kütüphanede herşeyin başlangıcındaki kutsal kardeşlerini bekliyorlar. Onu da okumaya 2013ün ilk günlerinde başladım. Diğer kitaplar kadar hızlı ilerlemesem de şimdiden 40dan fazla sayfasını erittim. Oldukça ağır sayılabilecek bir dile sahip olmakla birlikte durdurak bilmeyen son derece tempolu bir anlatıma sahip. Bunu daha net anlaşılması için kısaca açmak istiyorum.



Yazar karakterleri tanıtırken hiçbir özelliklerini bir cümleden fazla irdelemiyor. Bazen bir cümle için de bile diğer özelliğe geçiyor. Bu anlaşılmasını zorlaştırırken geçişkenliğiyle de son derece özet yani hızlı şekilde anlatımı nihayetlendiriyor.

Henüz 40 civarı sayfa okuduğum için kitabı övmek yada yermek gibi bir çabam olmayacak. Elbet buradan kitap bittiğinde notumuzu yazarız.

Şu an için bu konuyu kapatırken paylaşmak istediğim "İyiki Hakan Günday'ı okumaya karar vermişim. Her ne kadar konulardaki sertlik kimilerine rahatsız edici gelebilecekse de asla hayatın dışında olaylar olmadığı için bunları romanlarda okumak beni rahatsız etmedi. Sayesinde kafamda darmadağın duran birçok şey daha derli toplu. Bir bakıma benim yerime kafa patlatmış birini okumak hoşuma gitti"

İnanıyorum ki sanattan, edebiyattan anlayan yönetmenler tüm kitaplarını birer birer sinemaya, tiyatroya uyarlayacaklar. Yeni bir kitap gelene kadar olabilecek en güzel şey bu olurdu.

Her biri farklı türden okuma notlarımla güncellemelerime devam etmeyi planladım. Arada futbol-ekonomi-sağlık-çevre-siyaset-sinema vs konularda da paylaşımlarım da olmaya devam edecek.

2 Ocak 2013 Çarşamba

Ertuğrul Özkök bile okumak lazım bazen

Son 1 yıldır hakkında haklı veya haksız tüm eleştirilere rağmen Hürriyet'in eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'ü diğer yazarlar kadar olmasa da arada bir vakit buldukça okumaya gayret gösteriyorum. Tıpkı son yazısında bahsettiği şahıs için söyledikleri gibi onu tanımaya ve anlamaya gayret gösteriyorum.

"Ne gerek var, nafile bir gayret içindesin" lakırdıları edildiğini duyar gibiyim. Bence bu kalıplarını kıramayan ve okumaktan korkan insanlara özgü yorumların günümüz dünyasında herkes ve her konu için modası geçmiştir. Bu modada ısrarcı olanlar ise demode ve basmakalıp olma tuzağından acilen kurtulmalıdır.

Niyetim yanlış anlaşılmasın. Benim bu yazıyı yazmadaki amacı asla Özkök gibi sırf patronu öyle istedi diye, işinden olmayı tercih etmeyip Hürriyet gazetesini zaten yetersiz olan çizgisinden iyice aşağıya, magazinel boyutuyla öne çıkan sıradan bir gazeteye dönüştürmesini mazur göstermek değil.

Maalesef bu dediklerim oldu. Bu süreçte gazeteyi anlamlı kılan birçok köşe yazarı ve gazeteciyle yollar ayrıldı. Haber kalitesi seviyesi günden güne düştü. Bu süreçte Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Kanat Atkaya, Ayşe Arman gibi marjinal isimler de olmasa gazetenin hali nice olurdu, düşünmek bile istemiyorum. Zaten yaşı yaşanan süreçleri görmeye yeten, süreçleri dikkatle takip eden herkes Hürriyet - Milliyet - Sabah - Vatan gibi gazetelerdeki dönüşümü benim gibi gözlemleyebilmiştir.

Bunca giriş, savunma ve açıklamadan sonra gelelim meselemize. Özkök çoğu zaman yoğun gündemleri es geçip hepimize gereksiz gibi görünen konulara yazılarında yer vermesinin yanında bozuk saat gibi arada bir doğru şeyler de paylaşabiliyor köşesinde.
                                                                                                                                                     
Özellikle ülkeyi yöneten zihniyetin temsilcileri şu bozuk saat tabirimden acaip alınganlık gösterip bana dava açabilirlerdi ama Özkök'ün yazılarındaki ifadelerinden sezinleyebildiğim demokratik hoşgörü yüzünden hakaret olarak kabul etmeyeceğine inanıyorum. O yüzden rahatça konuya devam ediyorum.

Aslında söyleyeceğim son derece kısa. Özkök 2013'ün ilk günü yayınlanan köşe yazısında ülkemizde pek de popüler olmayan filozof Arthur Schopenhauer'in Eristik Diyalaektik:Haklı Çıkma Sanatı adlı kitabından yola çıkarak son derece kaliteli bir başbakan analizi yapıyor. Analizini kitaptan seçtiği maddeleri seçtiği kişiden örneklerle netleştiriyor. Bu sayede okuyucusunu bilgilendirirken onda Schopenhauer okuma isteği de uyandırıyor.

Yazıyı okuyup bitirdiğinizde ya başbakan tartışma stratejisinde Schopenhauer'den faydalanıyor diyorsunuz ya da aklın yolu bir gibi basit bir açıklamayla konuyu kapatıyorsunuz. Çünkü başbakandan verilen örnekler zaten ezberlenmiş tavırları. Sadece analizde örnek olarak seçilmiş olarak gelip geçiyor. Yazı bittiğinde onun tarafını tutmuş, bunun tarafını tutmuş tartışmasına girmeden şu filozofu daha yakından tanıyayım diyorsunuz. Zaten bu noktada Özkök okuyucunun durumunun farkında olmalı ki hemen kitap hakkında yayın evine kadar detaylı bilgi geçiyor.

Hürriyet yazının kopyalanmasını engellediği için merak edenler okusun diye bu güzel analiz yazısının linkini paylaşarak bu bahsi şimdilik kapatıyorum. Kafayı yedi demeyin böyle girdim - Ertuğrul Özkök (02.01.2013)

1 Ocak 2013 Salı

Ne Var Ne Yok

Blog'a bişeyler yazmayalı yine uzun zaman oldu. Neler olduğunu toparlamak zaman alacaktır. Ama bir yerlere not almak istediğim ne varsa buraya istiflemeye karar verdiğim için dönüş yaptım eski dostuma. bu dönüşüm kısa mı olur kesin dönüş mü olur bunu zaman gösterecek. Şimdilik lafı uzatmadan okumalarıma dönüyorum.
Not: Bu blog dün olduğu gibi bugün de hiçbir konu sınırlaması olmadan şahsi notlarımı aktardığım şaşırtıcı ve şahsıma göre önemli konularla güncellenmeye devam edecektir.

28 Nisan 2011 Perşembe

Not defterimden

Bu başlık altında günlük koşuşturmaca esnasında basında ya da çevremde olup bitenlerden bana batanları akşam cımbızla çıkarıp buraya yazmayı istiyorum. Her zamanki gibi ne bir konu sınırlaması ne de bir çıkar hesabı gütmeden çalakalem şahsi notlarımdan oluşacak bir bölüm. Bir bakıma gecikmiş ve eksik bir bakıma bir yerden başlamak gerek hissiyle aldım yazma kararını. Lafı uzatmanın alemi yok. Çalakalem notlarım vatana millete hayırlı olsun, süreklilik kazansın, gelecekte dönüp bakınca boşa mesai olmadığı anlaşılsın.

1) İlk notum izlediğim bir filme dair. 1988 yapımı başrollerinde Kevin Costner - Susan Sarandon ve Tim Robbins'in oynadığı konusuyla sıradışı bir beyzbol filmi Bull Durham (Boğa takım)



Tim Robbins sıradan bir kasabanın alt ligde mücadele eden Bull Durham beyzbol takımının top atıcısıdır. Çok güçlü bir kolu ve yıldız olup profesyonel olma potansiyeli vardır. Kulüp genç yıldızınının kazandığı paranın etkisiyle dağıtmaması ve olgunlaşıp formunu yükseltmesi için kendisinden habersiz olgun bir kadına emanet eder. Olgun kadınımız Susan Sarandon her yıl kulüpten biriyle çıkıp ona eskortluk etmek, birbakıma eğreti gelin olmakla görevlidir. Hayatını böyle sürdürmektedir. Kulüp sadece yatak odasını kontrol etmekle yetinmez, saha içinde de bir abiye emanet etmek üzere deneyimli ama düşük maliyetli oyuncu Kevin Costner'ı takıma çağırır. Filmi 5-10 dk daha izleyip kız arkadaşımla izlemeye söz vererek yarım bıraktım. Ama güzel ve farklı olduğuna şüphe yok.
2) İkinci notum gitgide seyircisine karşı saygısızlaşan, moron muamelesi yapan ve yeni nesilleri de aptallaştıran yozlaşmış, sıradanlığın bile iltifat sayılacağı derecede özensiz Hollywood komedileri hakkında. Kötü bile diyemeyeceğim berbat filmlere soz örnek 2009 yapımı orjinal adı Year One olan ülkemizde gösterime girdiği adıyla Fi tarihi adlı film müsvettesi. Başrollerde son yılların popüler genç "komedyeni " Jack Black ve yeni tanınan ekürisi Michael Cera var.



Gece boyu çabalasam da 1 dk bile eğlenmediğim, midem boş olduğu içinde kusmadığım aptal bir film. Maalesef son yıllarda üretilen filmler ya klişe ya da bunun gibi şaka olmasını umduğumuz rezillikte. Konusuna hiç girmek istemiyorum ama izleyip de beğenen olursa lütfen artık görüşmeyelim ya da benimle komik nedir üzerine polemiğe girmesin.
3) 2 sinema notunu ardından sırada siyaset notu var. Malum başbakan en sonunda Çılgın projesini açıkladı.



Hükümetle ilgili her öenmli gelişmede olduğu gibi tüm haber kanalları bilirkişi adı altında konuklarını davet edip konuyu incelemeye, parlatmaya ve gündemde tutmaya çalıştı. Bu sefer ki yıldızımız mimar Sinan Genim'di. Çılgın proje ile ilgili hangi kanalı açsak gün boyu karşımızda bu zatı muhteremi gördük. Eskaza mimar olsaydım hırsımdan çatlardım ya da bir yabancı olsam "yazık herhalde Türkiye'nin başka mimarı yok" derdim. Bu kıdemli mimar amca sadece benim denk geldiğim 5 ayrı programa katılıp başbakanın projesine ekolojik, mimari, sosyolojik, siyasi, kültürel, mantıksal, ekonomik yönden karşı çıkan herkese nutuk çekip projeyi çaktırmadan savundu. Hazır cevap olduğu için seçildiği ve hangi yolla hükümet saflarında kullanıldığı meçhul olan bu mimar amca herhalde bugün yataktan çıkamamıştır yorgunluktan. Bu noktada konuyu kişisel boyuttandan genele yaymak istiyorum. Bunun bir strateji olduğunu ve her seferinde böyle figürler vasıtasıyla yaratılan suni ya da gerçek gündemin hükümetin lehine gelecek şekilde konuşturulduğunu tespit ettiğimi belirtmek istiyorum.
4) Yine başbakanın Marmaray projesinin arkeolojik buluntular sebebiyle 4 yıl gecikmesini eleştirirken kullandığı "çanak çömlek" küçümsemesi sırasındaki pervasızlığı, rahatlığı yozlaştırılan halktan bilgili insanlara efelenerek nasıl oy alındığının somut örneklerinden biriydi.










28 Nisan tarihli Kanat Atkaya yazısı başta olmak üzere birçok köşe yazarı bu konuya tarafsız ve bilimsel bir bakış açısıyla değinip okuyucusuyla dertleşme ve başbakanı eleştirme gereğinde bulundu. Bir çoğu eyyam kokan ve samimiyeti sorgulanması gereken yazılar olsa da artık en taraflı ve sinsi kalemlerin bile bu konularda başbakanı eleştirme noktasına gelmesi ülkenin sonunun iyice yaklaştığını göstermiş oldu.
Özetle Başbakan'ın çanak, çömlek diye küçümsediği Yenikapı kazıları İstanbul tarihinin 8000 yıl değişmesine sebep olan bulgulardı. Deniz arkeolojisi yeniden yazılmaya başlanırken, İstanbul'un insanlık tarihindeki yerini de zirveye taşıyordu. 
http://www.istanbul.com/haber/yenikapi-ya-arkeolojik-park-