24 Mart 2017 Cuma

Alıştıra alıştıra, ürkütmeden

Değil 1 yıl, 1 ay öncesini bile hatırlamanın zorlaştığı ülkemizde 15 yıl öncesinin Türkiyesiyle bugünü karşılaştırmanızı beklemiyorum. Ancak hepimizin hem fikir olduğu bişey var. O da eskiden aklımıza gelmeyecek büyük değişimleri alıştıra alıştıra hayatımıza soktular. Akla hayale gelmez yasaklamaları hayatımıza sokarak ülkemizi giderek yükselen sapıklığı besleyen muhafazakar, tutucu bir ülke haline getirdiler Türkiye'yi. Bunların son örneğini dikkatinize sunuyorum. Avrupa Yakası izlediğimiz günleri, dizideki kadın ve erkek profillerini düşünüp düşünüp kaybettiklerimizi ve tekrar kazanmamız gereken değerlerimizi fark edelim.

  

Anadolu'dan görünüm

Anadolu şehirlerinin meydanlarının, simge caddelerinin tıpkı İstanbul Taksim ve İstiklal gibi betonlaştığını, itinayla yeşil dokudan arındırıldığını öğrendim.
İlk örnekler Sivas'tan:
Kent meydanının 15 yılda geçirdiği değişim çok çarpıcı
























Sivas'ın yemyeşil İstasyon caddesindeki dramatik değişim

 





























Yine bir kent meydanındaki büyük değişim, yenileme çölleşmesi. Bu sefer ki fotoğraflar Kırşehir'den













 Son olarak Konya Mevlana Müzesi alanında 2012 yılında başlayan projenin sonuçlarını paylaşıp konuyu bağlayalım.




Gerçekleri öğrenmek emek ister

Hayat su gibi akıp gidiyor, her şey eskiyor, yıpranıyor, en büyük acılar, insanı sabaha kadar ekrana kitleyen, evden çıkarken, şehirde bir yere giderken tereddüte düşüren trajik gelişmeler bile unutuluyor. Böyle bir ortamda insanlar şahsına yapılmadığı sürece sevdiği, değer verdiği şeylere ve kişilere karşı işlenen ayıpları bile hatırlamakta zorlanıyor. Bu selden geriye belli kişi ve kesimlere karşı nefretle karışık öfke kalıyor. Ama bu öyle yorucu bir öfke ve nefret ki aksiyona dönüştürüp deşarj etmesi mümkün olmayan insanlarda bir süre sonra yorgunluğa, yılgınlığa ve bıkkınlığa sebep oluyor. Sürecin uzun olmasıyla da olay sosyal medyada geçiştirilen klişe öfke ve linç nöbetlerine dönüşüyor. Bazıları bunu popülerliğine tahvil etmek için konuları mizahi yönleriyle taşlayarak risk içeren bir iktidar eleştirisine dönüştüremeden ihaleyi "kötü ve beceriksiz" muhalefete yıkarak takipçilerinden aldığı alkışlar eşliğinde yeni konuya zıplıyor. Günün sonunda değişmeyen günah keçisi muhalefet kendi taraftarlarının açtığı yoldan yürüyen iktidarın cılız yumruklarıyla ringin köşesine sıkışıveriyor. Bu sefer de cılız yumruklarla köşeye sıkıştığı için, kendini savunmaktan aciz olduğu için, çok zayıf olduğu için, iş bilmez olduğu için yine kendi taraftarlarınca kıyasıya eleştirilip aportta bekleyen lider namzetleri için gel kurtar çağrıları yapılıyor.
Üç aşağı beş yukarı son 10-15 yılımız bu filmi izlemekle geçti. Tabi ki bunun farklı versiyonları da var ama filmin sonu hiç değişmiyor. Zaten muhalif taban, biz bu filmi görmüştük, yemiyoruz bu numaraları, artık alet olmayacağız bu senaryoya diyebilse farklı final alternatiflerini de görmüş olurduk. Bu saatten sonra kısmi bir uyanış gerçekleşse bile geneli manipüle eden trol muhalifler çoktan oluşturulup gündemi bu senaryoda tutmak için mesai yapmaya başladı. Muhalif görünümlü sahte hesaplar eliyle havuz olan olmayan ele geçirilmiş medyadan kaçıp bilgiye ulaşmak için sosyal medyaya sığınmış kitleler düzenli ve 24 saat esasıyla yukarıdaki senaryoyu yemeleri için manipüle ediliyorlar.
Bu noktada herkesin, hepimizin kişisel ayıklama ve ayıkma işini kendi başımıza başarmamız gerekiyor. Yaşadığımız sürecin temel penceresini günümüzden ve geçmişten yaşanmış örnekler üzerinden sabırla okuyup çizmeliyiz ki günlük bilgi bombardımanına karşı doğru süzgeçleri kullanıp buradan süzülen gelişmeleri deneyimlerimizle yorumlayıp olup biteni doğru anlamaya yakınlaşalım.
Doğruya yakınlaşalım diye özellikle dedim. Çünkü kendi yöntemlerimizle de doğruya ulaşmak her zaman mümkün olmuyor. Gerçeklerimiz zamana karşı dayanıksız çıkabiliyor. Şüpheyi çok da abartmadan aklımızın bir kenarında muhafaza edersek düşüncelerimize körü körüne saplanmadan doğruya yolculuğumuzu daha sağlıklı sürdürebiliriz.
Uzun uzadıya bu işi formüle etmeden bol bol okumaya, kaliteli filmleri izlemeye, fikir dergilerini fırsat buldukça keşfetmeye, sosyal medyada gözlemler yapmaya devam edeceğim.
Umarım bugünden sonra kişisel bloguma eskiden olduğu gibi vakit ayırabilirim.

4 Ocak 2013 Cuma

Tüm zamanların en iyi 10 kitabı

Times Dergisi, çağdaş 125 yazar arasında yaptığı bir anketle tüm zamanların en iyi 10 eserini seçmeye çalışmış. Herkesin listesi farklı farklı olabilir ama şahsen bu listeyi ciddiye almak istediğim için buraya not düşüyorum.


Okuma günlüğüm: Kinyas&Kayra - Hakan Günday

Hakan Günday'ın bir kitabını okumaya karar verdiğimde gerek çevremden gerekse de eleştiri sitelerinden Kinyas ve Kayra'yı okumam yönünde yönlendirmelerle karşılaştım. Bu hem en bilinir kitabıydı hem de en iyisi olarak diğer kitaplarını yetersiz bulmak için referans noktasıydı.

Yazarın birçok kitabı olması ve Kinyas&Kayra'nın ilk kitap olması sebebiyle bu yönlendirmelere uymamaya karar verdim. Eğer normal, sıradan insanlar gibi bu tavsiyelerle ilk olarak onu okusaydım kuvvetle muhtemel ben de aynı tuzağa düşecek, onların geçtiği yollardan geçip yazarın diğer kitaplarını benzer şekilde yetersiz bulacak ve sevmeyecektim. Bu hiç benim tarzım değildi.



Bu yüzden farklı bir metod uygulayarak Hakan Günday'ın erkenden büyüsünü kaybetmesini engellemeye karar verdim. Bunu onu çok sevdiğim, tanıdığım için yapmadım. Temel gayem okuduğum kitapların verdiği hazzı en üst seviyede almaktı. Bunu başarmanın da yolu Kinyas ve Kayra'yı sona saklayarak karışık bir şekilde yazarın kitaplarını okumaktı.

Böylece AZ kitabıyla başladı Hakan Günday'ın edebiyat ve hayal dünyasına yolculuğumuz. Açıkçası bu kitap bittiğinde "eğer bu kitap bu kadar harikaysa Kinyas&Kayra nasıl bir güzellik acep" demeden edemedim. Ve okumamak için üstün bir gayret göstermenin yanında hemen kendimi bir sonraki kitabına savurdum. Kitaplar hızlıca bitiyor yerini bir sonraki Hakan Günday kitabına bırakıyordu. Adeta Kinyas&Kayra'ya ulaşmak için sayfalar içinde tünel kazıyordum. Üst üste dizdiğim kitaplara tırmanarak edebiyatının zirvesi olarak adlandırılan kitaba ulaşmaya çalışıyordum.

Bu gayretlerim çok sürmeden beni Kinyas&Kayra'ya ulaştırdı. 6 kitap ( Piç - Ziyan - AZ - Azil - Malafa - Zargana) şu anda kütüphanede herşeyin başlangıcındaki kutsal kardeşlerini bekliyorlar. Onu da okumaya 2013ün ilk günlerinde başladım. Diğer kitaplar kadar hızlı ilerlemesem de şimdiden 40dan fazla sayfasını erittim. Oldukça ağır sayılabilecek bir dile sahip olmakla birlikte durdurak bilmeyen son derece tempolu bir anlatıma sahip. Bunu daha net anlaşılması için kısaca açmak istiyorum.



Yazar karakterleri tanıtırken hiçbir özelliklerini bir cümleden fazla irdelemiyor. Bazen bir cümle için de bile diğer özelliğe geçiyor. Bu anlaşılmasını zorlaştırırken geçişkenliğiyle de son derece özet yani hızlı şekilde anlatımı nihayetlendiriyor.

Henüz 40 civarı sayfa okuduğum için kitabı övmek yada yermek gibi bir çabam olmayacak. Elbet buradan kitap bittiğinde notumuzu yazarız.

Şu an için bu konuyu kapatırken paylaşmak istediğim "İyiki Hakan Günday'ı okumaya karar vermişim. Her ne kadar konulardaki sertlik kimilerine rahatsız edici gelebilecekse de asla hayatın dışında olaylar olmadığı için bunları romanlarda okumak beni rahatsız etmedi. Sayesinde kafamda darmadağın duran birçok şey daha derli toplu. Bir bakıma benim yerime kafa patlatmış birini okumak hoşuma gitti"

İnanıyorum ki sanattan, edebiyattan anlayan yönetmenler tüm kitaplarını birer birer sinemaya, tiyatroya uyarlayacaklar. Yeni bir kitap gelene kadar olabilecek en güzel şey bu olurdu.

Her biri farklı türden okuma notlarımla güncellemelerime devam etmeyi planladım. Arada futbol-ekonomi-sağlık-çevre-siyaset-sinema vs konularda da paylaşımlarım da olmaya devam edecek.